Yine o ahmak insan…

Insanlar bana göre üçe ayrılır; Iyiler , kötüler ve ahmaklar.
Iyi insanlar en az bulunan insan türüdür.Nadir rastlanır ve değerlidir.Tıpkı bir yakut gibi. Zaten onları değerli kılan  da o yumuşacık kalpleridir.
Kötü insanlar ise bu sıralamaya göre biraz daha alt kısımlardadır. Kalbi taşlaşmış, katı ve sert kuralları olan insanlardır. Hatayı affetmez, iyiliği kabul etmezler.
Ahmaklar ise… Onlar bu sıralamada iyiler ve kötüler arasındaki o ince çizgide yer alırlar. Sürekli insanların hatalarını yüzüne vuran, insanları alay konusu eden ve insanlara karşı sürekli önyargıyla yaklaşanlardır onlar. Bundan zevk alıp küstahça kahkahalara boğulanlanlardır. Kimileri sırf öyle olmak istediği için öyle olmayı tercih ederler, kimileri ise ne yazık ki öyledirler.
Ne var ki onlar kendileriyle yüzleşemeyecek kadar korkak insanlardır. Aynanın karşısına geçip kendi hatalarını arayan , düşünen ve en önemlisi kendine “neden?” sorusunu soramayacak kadar korkanlardır. Ah keşke onu yapabilseler…Çok şüpheliyim ama kalplerinde zerre kadar iyilik kalmış olsa dahi o iyilik onların kalbini sarıp sarmalayacaktır. 

image

Bana göre aşk…

image

Seven insan kıskanır diye bir şey yok! Seven insan güvenir. Kıskanıyorsa da güvenmiyordur bana göre. Aşkın binlerce tanımını okumuş olabilirsiniz. Size göre ben de burada pek farklı şeyler söylemeyebilirim ama şunu aklımızdan çıkarmamalıyız ki; Aşk bana göre karşılıklı güven ve sevgiden ibarettir.
Zaten, gerçekten birbirinize güveniyorsanız “O, yapmaz” dersiniz. E haliyle bu durum tek taraflı olursa güvenen taraf her zaman en çok üzülen olur. Karşılıklıysa da aklımıza öyle bir şeyin gelme olasılığı hemen hemen odamıza meteor düşmesi kadar azdır. Gelgelelim kıskançlık konusuna… Her şeyin yeterince, dozunda olduğu gibi kıskançlığın da dozunda olması gerekir. Karşındaki kişiyi bunaltacak kadar kıskanmayacksın ya da onun en yakın arkadaşını kıskanmayacaksın. Onun yakın arkadaşı olduğunu anlayabilecek kadar zeki olman lazım ama ne yazık ki bunu kavrayamamış insanlar etrafımızda.
İlişkilerimizi “Seven kıskanır” diye değil de “Seven güvenir” mantığına oturtursak her şeyin çok daha iyi olacağını hemen göreceksiniz.
                                               H.E.S
                                         11.12.15 23:53

#Murathanmungan

Aşkta herkes “ne çok sevdiğiyle” ilgilenir, kendinin ya da karşıdakinin ne çok sevdiğiyle; oysa önemli olan ve ilişkiyi asıl yaşatan nasıl sevdiği değil midir? Çok aşk, yalnızca çok aşktır. “Çok”luk hızla ya da usulca yokluğa akabilir, ama “nasıl” orada durur, yaşar, bir bilgi olarak o ilişkiyi olmasa bile hayatı ayakta tutar. Sizdeki hayatı.

#Elma

Aşka inanmalı mıyım? Yoksa inanmamalıyım bilemiyorum…İnsanların gerçek düşünceleri neler? Seviyorlar mı nefret mi ediyorlar? Bazen diyorum kendi kendime işte bu sefer oldu. Bu sefer gerçekten çok seviyorum diyorum sonra onun seni sevmediğini öğrenince yıkılıyorum. O anki duygularımı tarif etmek gerçekten imkansız. Pamuk Prenses’in inanıp cadının verdiği elmayı yemesi gibiymiş. Sadece inandım, sevdim ama kandırıldım.
Her seferinde aynı hataya düşmek neden peki? Tabiki her defasında tekrar tekrar inandığım için. Ama bu kez beni kandıramayacaksın kötü cadı…Dersimi aldım ben, prens beni öpüp uyandırdığında. O elmayı yine ısırmayacağım. Çünkü ben artık aşktan bıktım.

PARAYI BAYATLATMADAN…

Haziran sıcaklarının bastırdığı akşamüstü eski Adana sokaklarında karın doyuracak yer aramasaydım o kalender adamla belki de hiç tanışmayacaktım.
Günlerden pazardı ve neredeyse her yer kapalıydı. Cılız yapraklı çardağın gölgesine sığınmış derme çatma lokantayı gözüme kestirmiştim ancak dışarıdaki masa ve sandalyeleri topluyor kapanmaya hazırlanıyordu. Çok oyalanmayacağımı söyleyip içeri girdim. Lokantayı işleten kısa boylu kır saçlı adam önce yüzünü ekşitti sonra ses etmeden masaya kağıt serip çatal bıçak bıraktı. Ne yemek istediğimi sormadan dışarıdaki masaları toplamayı sürdürdü. Tekrar yanıma geldiğinde lokanta dışarıya kapanmış kısa boylu lokantacı ile mutfaktaki aşçıdan başka kimse kalmamıştı.
Bizimki masaya birkaç meze tabağı bıraktı. Şaşkın bakışlarımı görünce “olanlarla idare edeceksin” diyerek tekrar mutfağa yöneldi. Elinde rakı şişesi ve bardaklara geri geldi. İçmeyi düşünmediğimi dahası yalnız başıma içmekten hoşlanmadığımı söyleyince “Yalnız içmeyeceksin, kabul edersen karşılıklı içeceğiz” diyerek bardaklara rakı doldurmaya başladı. Masadaki meze tabaklarını gösterip “ben bunlarla doyarım, kebap yemeği düşünmüştüm” diye serzenişte bulundum.
–         Mezesiz olmaz. Bir kadeh dahi içiyorsan midenin kapısını meze ile açmalısın. Dama oyununu bilirsin. Dama da nasıl taş yemek zorunlu ise rakı sofrasında da meze yemek zorunludur. Ama öyle çok da yemeyeceksin, iki çatal yeter. Bazen mezelerden biri dama olup kıymete biner ondan biraz daha fazla yiyebilirsin ama o kadar.
–         Yani dama oyunu bitmeden ana yemek gelmeyecek öyle mi?
Cevap vermedi. Doldurduğu rakı kadehlerinden birini kaldırıp bardağıma dokundurdu. “Onur ve Mert’in şerefine” diyerek kuvvetli bir yudum aldı. Ben de kadehimi kaldırıp eşlik edecektim ki kolumu tutup durdurdu. “Acele etme, rakıdan aldığın ilk yudumun lezzetini daha sonraki yudumlarda bulamazsın. Tadını çıkar” dedi. Biraz emir gibi gelen bu sözlere ses çıkarmadan uydum. Onur ve Mert’in kim olduğunu sordum. Yüzünde biraz keder daha çok öfke belirir gibi oldu. Rakısından yine kuvvetli bir yudum aldı. 
–         Torunlarım. Almanya’da yaşıyorlar. Yıllar önce kızım Almanya’ya gelin gitti. Oraya yerleşti. Onur 9 Mert ise 11 yaşında bugün bu saatlerde sünnet düğünleri yapılıyor, orada olmak istemiştim ama olmadı.
–         Neden gidemediniz?
–         Konsolosluk vize vermedi. Halbuki uçak biletime kadar hazırdı. İki defa çağırdılar görüştüler. Bir sürü belge istediler. Yola çıkmama bir gün kala vize vermeyeceklerini söylediler. Ülkelerine iltica etmemden korkuyorlarmış. Torunlarımın sünnetine gittiğimi söylemem fayda etmedi. Lokantanın mülkü bana ait değil. Üzerime kayıtlı bu işyerini gösterdim ama tapusu olmayınca beğenmediler. Banka hesabımın olmaması, kredi kartı kullanmıyor olmam onları iyice işkillendirmiş. Lokantada pos cihazı kullanmıyorum dediysem de dinletemedim.
–         Kızınız ve torunlarınız üzülmüşlerdir, her halde.
–         Üzüldüler ya. Torunlarıma sünnet hediyesi cep telefonu alacaktım. Söz vermiştim. Kızım alıp benim adıma hediye etmiş ama öpüp koklayıp veremedikten onların gözlerindeki sevgiyi mutluluğu göremedikten sonra neye yarar. Onlar orada ben burada. Neymiş gidersem geri dönmezmişim. Sevsinler. Torunlarımın sünnet düğününe vize vermeyenler ölmez sağ kalırsam düğünlerine gitmeme de izin vermezler.
Sessizce rakısını yudumlayıp bitirdi. Yenisini doldurdu. Yıllar önce Adana’ya yerleşip köydeki tarlasını sattığını, önce seyyar arabada başladığı kebap işini zamanla büyüterek dükkan açtığını anlattı.
–         Varım yoğum bu dükkan. Çalışanlarla akraba gibi olduk. Yıllardır beraberiz. Bizi bilen gelir. Öyle iddialı lüks yerlerden olamadık. Kendimiz nasılsa müşterimiz de öyle olsun istedik. Konsolosluktakiler beğenmedi bu parasız, kredi kartsız, banka hesapsız hayatı. Halbuki, para dediğin nedir? Bence hayatı gerçekten yaşayanlar parayı bayatlatmadan harcayabilenlerdir. Hep geleceğe yatırım yapan, kendini gelecek hayalleriyle yaşatan, hiç olmadı öteki dünya hayaliyle avutanlardan hiç olamadım. Olmak da istemem. Şu mezeler gibi hayatı her gün tazeleyip yaşamak yerine buzdolabında tutup bayatlamasın diye uğraşanlara da şaşarım. Bilançoda ikimiz de aynı hayatı yaşayıp tüketiyoruz. Onlar geleceğe de yatırım yaptıkları için akıllarınca benden daha fazla yaşayacaklarını, öldükten sonra da geride bıraktığı mal mülk ile sevenlerince anılarak yaşayacağını sanıyorlar. Halbuki, ben de sevenlerimce anılacağım. Hatta para ve çıkar uğruna kırmadığım onca sevenimin anılarında yaşamayı sürdüreceğim. Velhasıl hayatı taze tutan değil, hayatı her gün tazeleyebilendir, yaşayan. Bırak saçın beyazlasın, yüzün kırışsın. Bırak hayat üzerinde iz bıraksın. Her seferinde tazelenmeyi başarmışsın ya sen ona bak.
–         İzin verirsen torunların Onur ve Mert için bu kez kadehimi ben kaldırayım. Umarım özgür ve mutlu yaşarlar.
Laf arasında mezelerin adlarını ve hangi malzemeden yapıldıklarını sordum. Sıkılmadan tek tek anlattı. Az sonra buharı tüten kebap tabağı ile gelen aşçı da katıldı muhabbete. 
Bizimki kebabın üstünü örten lavaşı kaldırıp buharını kokladı.
–         Hangi sofrada olursa olsun kebap gelince ortalığı kaplayan sessizliğe bayılırım. Herkes öylece durup kebaba ve tüten buharına bakar. Muhabbeti bile unutturur bu kebap insana.
Sonra gelen kebabı tabaklara pay etmeye başladı. Biraz pul biber veya acı biber isteyince aşçı ile bakışıp gülüştüler. Neden güldüklerini sordum aşçı biberi getirip masaya koydu.
–         “Bizim parron acı yiyenden korkma, onlar sabırlı insanlardır, acıya rağmen yemekten lezzet alabilme sabrı vardır onlarda” der. Acı yiyebilenlerin acılara rağmen hayatın lezzetini hissedenlerden olduğunu söyler. Ona güldük.
Tıka basa doymuş olmama rağmen rakının üstüne tatlı yenmeden kalkılmaz diyerek zorla kadayıf ikram ettiler. Ayağa kalkıp hesap istedim. Bizimki gülümseyerek elimi sıktı. “Hesap tamam” dedi. İtiraz edecek oldum “Torunlarına kavuşamamış bir dedenin gönlü olsun diye masanı açıp sünnet kutlamasına katıldın daha bir de hesap mı ödeteceğiz sana?” diye yanıtladı. Onları masada kutlamaya devam eder halde bırakıp teşekkür ederek yanlarından ayrıldım. Kapıdan çıkmamla Adana’nın yapış yapış sıcağı ve akşamın karanlığı vurdu yüzüme. Geri dönüp baktığımda bizimkiler boşalan kadehleri doldurup şen şakrak içmeyi sürdürüyorlardı.

Mehmet uhri

.

Bugün kendinize bir iyilik yapın. Pencerenizi açın ve yağmurdan sonraki toprak kokusunu içinizde hissedin.

Sonbahar

Işte geldi yine mevsimlerin en güzeli,  en sakini. Neden bilmiyorum ama benim en sevdiğim mevsim, sonbahar. Yaprakların dökülüşü, suların serinliği,  saflığı… ama en güzeli havanın muhteşem kokusu ve serinliği. Ben aşkların en güzelini bu mevsimde yaşadım, bu mevsimde aşık oldum. Belki de bu yüzden seviyorum. Emin değilim…
Ağaçlar öyle güzel ki altında uzanıp kitap okuyası geliyor insanın.  Ataol Behramoğlu’nun da sonbaharı anlatan muhteşem şiirinde de dediği gibi;
“Eylül sabahının serinliğini
Yaprakların serinliğini
Ciğerlerime dolduruyorum
Sessizlik ve serinlik
Birleşiyor
Yıkanmış güvercinler
Ve çok uzakta bir tren sesi
Her zaman yeniden başlamak duygusu
Doğuyor içimde
Her uyanışımda
Düşmanlarımı bağışlıyorum
Daha çok seviyorum dostlarımı
Her uyanışımda
Eylül sabahının serinliğini
Yaprakların serinliğini
Yüreğime dolduruyorum”